1 Şubat 2012 Çarşamba

sütten kesme-2







Sonunda başardık. İlk girişim tam bir fiyaskoydu. Bir heves , hastaneden aldığım tekadermleri ( şeffaf, geniş yüzeyli yara bandı) yapıştırdım. Memede bantları görünce çılgına döndü. Küstü, sinirlendi, ağladı.. Kabus gibi bir geceydi .Ertesi gün bütün karalılığımla eve geldiğimde bizimkini salya sümük hasta buldum. Ağladıkça sekresyonu artıyor, daha da huysuzlaşıyordu. Mecburen bantları çıkardık. Memesine kavuşunca bir mutlu oldu ki sormayın. Eskisinden de beter düştü. 1 ay sonra 2. denememiz gerçekleşti. Bu sefer eşimle kesin karar aldık, ne olursa olsun geri dönmeyelim diye. İlginç olan ilk seferki kadar zorlamadı bizi. Uykuya dalmak zor oldu tabi. Bu arada iyice babaya düştü. Bu gün 1 hafta oluyor. Gece iyice uykusu gelince babasının kucağında sızıyor. Gece uyanmalarında bazen kendi kendine dalıyor, dalamazsa kalkıp direk eşime gidiyor. Kalkıp bir su içiyorlar, biraz dolanıyorlar, babasının kucağında tekrar uyuyor. Tabi bu durum biraz eşimi vurdu ama, yine de ikimizde bu kadar çabuk halledibildiğimiz için mutluyuz.Ben de ki süt üretimine gelince, bir hafta boyunca meme ağrısı çektim.Hiç sağmadım 5. günde yumuşama ve ağrıda azalma meydana geldi. Sütü daha çok anneler için sıkı bandaj uygulama,sıvı kısıtlaması, hatta gerekli durumlarda ilaç tedavisi önerilebilir. Bir haftadır sanki çocuğum büyüdü, hareketlerine bir olgunluk geldi.

20 Ocak 2012 Cuma

ÇOCUKLUK




Bir İnsanın Anavatanı Çocukluğudur
Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:
- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?
- Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinizi katıldım. Hayatım değişti. O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.
- Ne oldu, nasıl oldu?
- Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, “Bir insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.”
Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:
- Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, “Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.” Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm. Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?
- Hayır, neden?
- Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. “Oğlum bugün ödevini yaptın mı?” Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, “cık” sesini çıkarıyordu. Kızıyordum, söyleniyordum, “Niye yapmıyorsun ödevini!” diyordum. Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.
Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:
- Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. “Ben ne biçim babayım,” diye kendime sordum. Seminer için geldiğim İstanbul’dan çalışma yerim olan Kayseri’ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.
- Radikal bir karar!
- Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam. Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.
- Eşiniz ne dedi?
- Hocam biliyor musun ne oldu?
- Ne oldu?
- Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, “Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış! Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz.”
- Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!
- Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim. Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.
- Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?
- İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve “Hayır!” anlamına gelen “cıkk” dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım. Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti. “Ne büyük tehlike!” diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.
- Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!
- İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, “Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın,” demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim! Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.
- Eşiniz gelmek istemedi!
- Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye. Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler. Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. “Çok mu kötü hocam?” diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. “Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?”
- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?
- Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım. İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. “O kadar mı kötü?” diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım. Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum. Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.
“Gel seni yeniden kucaklayayım!” dedim. Kucaklaştık.
“Çocuklar Gülsün diye!” yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur. Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler. Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler. Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!

Doğan CÜCELOĞLU

16 Ocak 2012 Pazartesi

EĞİTİM SERÜVENİ


Uzun zaman sonra nihayet bloguma elim değdi. Çalıştığım hastane üniversite hastanesi oldu diye bahsetmiştim sanırım . Ben de yardımcı doçent oldum. İnsan hayatında bazı kırılma noktaları vardır ya, bu da benim için öyle birşey oldu. Biliyorsunuz, 7 yıldır özel sektörde çalışıyorum. Artık herşey iyice rutine binmişti. Uzun mesailer, icaplar, polikilnkte nefes almadan hasta bakmalar, hepsi birbirinin aynı gibi geçen günler...Öff yeter artık diye haykırıp, erken emeklilik hayallerine başlamıştım. İyi kötü Allah'a şükür evimizi arabamızı aldık, bana birşey katmayacaksa çalışmamın da çok anlamı yok diye düşünüyordum ki...Herşey değişiverdi. Önce üniversite olduk, sonra acaba hoca olarak kiminle çalışırız ki diye kaygılanırken, Allah bize kalbimize göre bir hoca nasip etti. Hem mesleğinde çok iyi, hem de öğretme hevesiyle dolu, pozitif enerji yayan bir insan. Bir de hiç aklımda yokken öğretim görevlisi oluverdim. Vallahi bu kadarı da pes. Zamanında az uğraşmamış, hakkettiğim halde istediğim yerlere gelememiş, bir dolu gözyaşı döküp, lanet olsun deyip kapatmıştım bu defteri. Rabbi hiç ummadığım bir anda yeniden açıverdi. E artık hakkını vermek lazım. Doçentlik için kolları sıvadık. Araştırmalar, makaleler,seminerler, oo.. yapılacak çok iş var..
Hayatın gündemi nasıl da değişiveriyor bazen.

6 Aralık 2011 Salı

MİSSS GİBİ ÇORBA








Havalar serinlediğinden beri çorbasız günümüz geçmez oldu. Akşam yemeği için ideal bir başlangıç. Hem besleyici, hem sindirimi kolay. Üstelik çocuklara yedirmekte zorlandığımız her türlü malzeme çorbanın içinde farkedilmeden gidiyor. İçine süt veya yoğurt ekliyerek kalsiyumunu, et, tavuk parçarı, yumurta ekleyerek protein oranının, mercimek, nohut gibi hububatlar ve çeşitli sebzeler ile vitamin, mineral ve lif oranını arttırabilmek mümkün. Üstünde dumanı tüten bir tas çorbanın insana mutluluk verdiğine inanıyorum, ya da bol limonlu tavuk çorbasının iyileştirci gücü olduğuna.Sadece 15-20 dakikada nefis bir çorba hazırlamak mümkün. Hal böyle iken insanlar neden hazır çorba kullanırlar, aklım almıyor. İşte sık yaptığım birkaç çorba tarifi:


Tarhana: Tarhana çorbası yapmayı bilmeyen yoktur. Ama ben az tereyağında önce 5-6 diş ince dilimlenmiş sarmısak ile yine ince dilimlenmiş yeşil biberi hafif kavuruyorum. Daha sonra biber-domates karışık salçamdan( antep usulü) bir kaçık ekliyor, biraz kavrulunca da mümkünse tavuk suyu ve tarhanayı ilave ediyorum. Kaynamaya başlayınca buzluktaki haşlanmış nohutlardan da bir avuç koydum mu enfes oluyor. Bir de kıtır ekmekle servis etmenizi öneririm.


Fesleğenli domates çorbası: 2 domates rendelenip tereyağında kavurulur. 2kaşık domates salçası ve 1-2 kaşık un ilave edilir. Su eklenirken çırpma teli ile hızlıca karıştırılır. 1/2 Bardak süt ve 1/2 kaşık krema eklenir. Bir de 2-3 tel taze fesleğeni incecik kıydınız mı, nefis oluyor.


Brokoli çorbası: haşladığım brokoliyi haşlama suyu içinde robottan geçiriyorum. Ayrı bir tencerede tereyağı ve unu kavurup, çekilmiş brokoliyi ilave ediyorum. 1/2 Bardak süt ve 1/2 kaşık krema ya da 1 pk labne peyniri ekliyip karıştırıyorum.


Tavuk çorbası : Tavuğu haşlarken( genelde bütün tavuk, şirincan'ın doğal besi tavuğunu öneririm) içine 1 adet bütün soğan, 1 adet havuç, birkaç tel kereviz yaprağı, birkaç tel maydanoz ve tane karabiber ekliyorum. Haşlandıktan sonra sebzeleri ayırıyorum. Tavuk suyuna bir avuç arpa şehriye ve ince dilimlenmiş kırmızı taze biber ekliyor, pişince bol limon sıkıyorum.


Sebze çorbası: az zeytin yağıda küp küp doğranmış soğan- havuç-patates- doğranmış 1-2 adet taze kereviz yaprağı ve 1 adet kerevizi sırayla kavurduktan sonra tavuk suyunu ekliyorum. Pişince bol limon ile harika oluyor.

16 Kasım 2011 Çarşamba

korku / endişe / farkındalık / coşku üzerine..




Hastam "korkuyorum, doktor hanım" diyordu.." Normal doğumdan da sezaryenden de korkuyorum". Doğumuna bir hafta kalmıştı, yüzüne bakınca ne kadar endişelendiğini anlamak zor değildi. Peki neden heyecanlanmıyordu? Yavrusuna kavuşmasına bir hafta kalmıştı. Bir hafta sonra Rabbimin bahşettiği en güzel duyguyu tadacak, doğum denen o muhteşem anı yaşayacaktı. Bu ömründe yaşayacağı en özel deneyimdi oysa...

Hayatımızda olayların sadece madde boyutuna yer var , yaşamın mana boyutu, taşıdığı anlam, çoşkusu hiç dikkate alınmıyor. Ergenlik çağına yaklaşırız, ağrılı adetler, sivilcelenen yüz, ruhsal sıkıntılar ile korkutuluruz. Kimse bize büyümenin, sorumlu olmanın insanı insan yapan şey olduğundan, insanı taştan ayıran şey olduğundan, gençliğin ne derin bir hazine olduğundan, sadece bu yaşlarda bütün dünyayı değiştirecek kadar güçlü hayallerin kurulduğundan ve yaşam ırmağımızın sadece bu zamanda bu kadar çoşkulu akacağından bahsetmez..

Evlenecek oluruz, ilk gece kabusları başlar. Doğuracak oluruz, Allah kurtarsınlar.. Yaşlanırız, menepoz derdi başlar..Olgunlaşmak, kemale ermek kimsenin umrunda değildir. Yaşanan her dönem ayrı bir dert, ayrı bir kabustur bizim yaşadığımız topraklarda..Sık sık duyarım hastalarımdan "Kadınlık mı dert, Erkeke olmak varmış zaten dünyada, kadınlık rezalet..." O yüzden menstürasyon dönemlerinde, ki kadın olmanın en doğal halidir, kirli kabul ederiz kendimizi, ya da hasta..

Oysa hayat akıp gidiyor işte.. Yaşamak için sadece bir fırsatımız var..Ve hayatın her dönemi ayrı güzelliklerle geliyor. Mesele bunu fark edebilmekte..

ölür ise ten ölür / canlar ölesi değil










"Dertli ne ağlayıp gezersin burda


Ağlatırsa mevlam yine güldürür


Nice dertli kondu göçtü burada


Ağlatırsa mevlam yine güldürür"




Tek kelimeyle çarpıldım. Uzun zamandır bir kitabı okurken hiç bitmesin istememiştim. Yunus Emre hazretlerinin duru Türkçesi ve insanın içine işleyen hüznü ile başka bir aleme dalıp gittim. İçime bir ışık vurdu. Çocukluğumuzdan deri kulaklarımıza çalınan, hepsi birbirinden güzel, birbirinden derin Yunus Emre ilahilerini mırıldandım. En çok da "ağlatırsa mevlam..." takıldı dilime..


Can parçam yavruma "Yunus" adını verdiğime şükrettim. Madde/mana dengesinin altüst olduğu şu alemde gönül insanı olsun, saf ve berrak olsun istedim Yunus gibi..Bizim Yunus gibi...

13 Ekim 2011 Perşembe

imdat, yine proje ödevi !!!



Bizim zamanımızda dönem ödevi diye bir şey vardı. Her iki dönemde birer kez olmak üzere senede 2 kez yapılırdı. Şimdi her hafta sonu, hem de farklı derslerden , yani birden çok proje. Evet, bazı konular gerçekten eğlenceli, renkli, resimli.. Fakat evde 2 okullu çocuk olunca şimdiden daral geldi bana. Bıraksan tek başına yapsın, saatler geçecek. Bazı ödevleri özellikle "anne- babalarınızla beraber yapın" diyerek veriyor öğretmenler. Malzeme deseniz, ev küçük bir kırtasiye dükkanı mübarek. Renk renk kartonlar, el işi kağıtları, pritler, bantlar, boyalar, delgeçler, şekilgeçler, zımbalar, raptiyeler havalarda uçuşuyor.Oysa zaten 2 gün tatilimiz var( o da nöbet-icap yoksa) bırakın da biraz dinlenelim, gezelim, yürüyüş yapalım... değil mi ama ?...